10 Ocak 2012

Ölümün anlamı yaşamdadır!

Hayatında devrim hayali ve uğraşından başka bir şey olmayanlar unutmaz bu anları...

Ölümün anlamı yaşamdadır!
Devrim rüzgarının kızı

Ona dair hayalimizdeki en küçük bir anı, bir anlatı, bir görüntü içimizi burkar. Direngen gözlerinin, sadelik akan halinin her karesi isyanımızı harekete geçirir. Çocukluğunu değil yetişkinliğini hayal ederiz; yıllar sonrasını yani, devrim sonrasını…

Devrimden sonra seni Devlet Planlama Teşkilatı’nda hesap işlerinin başına verelim Lale”. “Yaaa yoldaş, ben bıkmışım hesap kitap işlerinden; zaten sevmem bilirsin. En iyisi beni dış görevlere verin; dünyanın değişik ülkelerini çok merak ediyorum. Farklı yerleri görmek, yeni insanlarla tanışmak… oralarda bizi anlatmak… Ne olur beni hesap-kitap işlerine vermeyin!..

Zaten ne zaman büyüdü ki Lale? Ne zaman çocuktu, ne zaman eylem adamı oldu, nasıl öğrendi yönetmeyi, önderlik etmeyi? Kısacık ömründe hedef bilinci ve sınır tanımazlıkla, netlik ve tevazuyla, öğrenme ve adanmayla… ama hepsinden önemlisi, hem ihtilalci bir örgüt neferi hem yerini bütünüyle hakeden bir önder olabilmek için nerelerden beslendi?

Emekçi bir ailenin yüzü daima devrime dönük ayçiçeği… İnsanlaşmanın, zenginleşip zenginleştirmenin küçük ustası. Her eylemin, her öne atılışın bir bedeli vardır ödenmesi gereken; Lale cezaevlerinin de gediklisidir. Tıpkı “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Barış’ın siyasi koğuşun kapısından “Kızlaaarrr!” diye seslenişi gibi o da bize seslenirdi kendisini özlememize bile meydan bırakmadan birkaç ay sonra: “Arkadaşlaaarr, ben geldim!”

Her şeyiyle gelirdi; eksikliklerinin acısını derinden duyarak, öğrendiklerini coşkuyla paylaşmaya hazır olarak gelirdi. “Neler yapmalıyım/neler yapmalıyız”la dolu olarak gelirdi. Sol elini yitirmiş, geleceği kazanmış olarak gelirdi…

Kurşun yaralarıyla delik deşik olmuş kolunun altından usulca sallanan sakat eli, Lale’nin en güçlü yanıydı. Hayata meydan okuyuşunun göstergesiydi. Yüreği ve bilinciydi; pes etmemenin simgesiydi, netlikti belirsizlikler içinde…

Tarih 1995, Lale yine mutad ‘yuva’sında, cezaevinde, yoldaşlarının yanında. Gazeteye yazı hazırlıyoruz, dışarıyı beslemeye, yüklerini hafifletmeye çalışıyoruz. Ufak tefek haberler hazırlıyor, bu yetmiyor ama ona; daha fazlasını yapmak istiyor. Yerinde duramayan bir tay misali, her işimizi kolaylaştırmaya kafa yoruyor. Daktilolar başında helak olduğumuz bir kesitte, işe ara verip yatıyoruz. Sabah uyandığımızda Lale daktilonun başında, sağlam eliyle yazıları diziyor, yüzünde o güzelim gülümsemesi, kolektifin, yoldaşlığın sıcaklığı yorgunluğunun içinden ışıldıyor. Örgüt adamı olmayı öğreniyor, özümlüyor; Lale büyüyor…



Tarih 20 Aralık 2000, cezaevlerine saldırının ikinci günü… İlk dalga geçip barikatlar kurulduktan sonra Lale’yi pek görmedim. O daha çok barikatların başındaydı. Aynı zamanda çok yoğun kurşun ve gaz bombardımanı altındaydık, arkada bıraktığımız koğuşlar alev alev yanıyordu. Yaralılar, genel kitlenin çekildiği C-3 koğuşuna taşınıyordu. Bir ara Lale’yi de oraya getirdiler. Gözleri kan çanağı gibiydi; gözlerini, yüzünü saf suyla yıkadılar. Kendine gelir gelmez fırladı gitti. Yukarıdaki yatakhaneden kompresör sesleri geliyordu. Tepemizi delmeye başladıklarını anladığımızda yatakhaneye yöneldik; kompresör etkisiz hale getirildi.

Gazdan zehirlenenlerin koşuşturması, yaralananların revir haline getirilen koğuşa taşınması, açlık grevini bırakanların -bizim dışımızdaki bütün siyasetler, “Bu kesitte güç toplamalıyız” gerekçesiyle (ÖO’cular hariç) bırakma kararı almışlardı- yemek telaşları… Bu karambol içinde saat 20:00’yi bulmuştu.

Ben Lale’yi arıyorum; o gün onun yaşgünü, kutlamak için zaman kolluyorum. Bizimki bir o barikatta bir diğerinde… Güvenlik komitesinde görevliydi… Aklımdan, “Bu şimdi yaşgününü filan unutmuştur” diye geçirdim. Buna rağmen, “Ne olursa olsun kutlayacağız bu yaşgününü!” dedim kendi kendime.

Direnişçileri yara yara barikata kadar gidip onu yanıma çağırdım: “Gel bir dakika, seninle bir şey konuşacağım”. Şaşırdı; meraklandı. “Tamam” diyebildi sadece. “Ama burada olmaz; gel sakin bir köşe bulalım” dedim. Onu yemekhane ile yatakhane arasındaki merdivenlere çektim. Biz gittiğimizde ortalık ‘sakinleşmiş’ sayılırdı. Tam merdivenlere oturmuştuk ki, yeni bir gaz bulutu kapladı ortalığı. Herkes canhıraş bir şekilde merdivenlere yöneldi; az kalsın bizi ezeceklerdi. Gazdan etkilenmeyen birkaç kişi ise şaşkın şaşkın, bizim olağan zamanlardaymış gibi oturuşumuza bakıyorlardı -zaten sonradan söylediler; “helalleşiyorlar herhalde” diye düşünmüşler!

Elimi omuzuna attım, sıkıca sarılıp yanaklarından öptüm: “Doğum günün kutlu olsun Lale!” Çok sevindi; “Sağol yoldaş!” dedi. O kargaşanın içinde bunu hatırlamış olmam, ne olursa olsun bunu onunla paylaşmak için kafa yormam hoşuna gitmişti. Kolumdaki zinciri çıkarıp bileğine taktım: “Bu benim kişisel hediyem”. Daha sonra da kulağına eğilip -saldırı nedeniyle iletemediğim- örgütümüzün hediyesini fısıldadım: “Artık TİKB üyesisin!

Uzun süre -anlarla sınırlıdır aslında o ‘uzun süre’; fakat olağanüstü hızlı ve erişilmez bir yoğunlukta geçer- birbirimize sarılıp öylece kaldık. Başını omuzuma dayadı; o anı ömrü boyunca unutmayacağını anladım.

Hayatında devrim hayali ve uğraşından başka bir şey olmayanlar unutmaz bu anları. Sosyalizmin dünyasından ‘başka bir dünya’nın kapıları önünden geçerken, başlarını bile çevirip bakmazlar! Lale’nin de başka bir dünyası; örgütünden, yoldaşlarından, devrimden başka bir özlemi yoktu! Yalın, duru ve sarsılmaz bir tutku ve yönelimdi onda bu. İlk sözünü söyler gibi söyledi dünyamıza ‘son sözünü’; esinledikleriyle “Ölümün anlamı yaşamda gizlidir” diye haykırdı!

RSS

Korku dağları bekler

Korku dağları bekler

Burjuvaziyi faşist devlet terörünü güçlendirip boyutlandırmaya zorlayan asıl etken ve dinamikler daha derinde...

 

Yedikule zindanlarından günümüze

Yedikule zindanlarından günümüze

Yasalar değişiyor, hapishane adları-harfler değişiyor, yeni hapishaneler yapılıyor ama zindan hep zindan. Devlet hep ceberrut

 

Kadının beyanı

Kadının beyanı

Siyaset ve erkek yargı “hak etmiş” kadınları duymadı bugüne kadar...

 

Taksim, yine...

Taksim, yine...

Bugünkü Taksim eylemi de kitle direngenliğiyle akıllara kazındı. Taksim'i, İstiklal'in tüm ara sokaklarını ablukaya almasına rağmen direnişi kıramadı!

 

Ukrayna ne anlatıyor?

Ukrayna ne anlatıyor?

Ukrayna, “uzakta” olup biten bir 'dış haber' gözüyle görülmemeli!..