22 Ocak 2014

Çıkışsız değiliz IX

Devrim ve komünizm davasıyla kurulan ilişkinin sığlığı, yüzeyselliği, en nihayetinde bir yaşam tarzı-felsefesi olarak içselleşmemesi...

Çıkışsız değiliz IX
Kadın sorunu en görünür haliyle kadın kitlelerinin devrim ve sosyalizm davasına örgütlenmesi sorunudur. Sınıflı toplumların tarihler boyunca oluşturduğu erkek egemen kültürün, toplumsal yargıların-rollerin kadın üzerinde yarattığı cenderelere karşı mücadele sorunu… Fakat bunun için mücadele etmek ve kadın kitlelerini devrimin yarısı olarak örgütlemek ne kadar zorunluysa; bunun için mücadele yürütecek olanların, sınıfsız-sömürüsüz bir dünyanın bugünkü temsilcileri olarak kendilerini dönüştürmeleri de bir o kadar zorunludur.

Ve kadın cinsine giydirilmeye çalışılan tarihsel ve toplumsal zincirlerin en ince biçimleri bu noktada karşımıza çıkar. Devrim ve komünizm ideali ile buluşmamış “sıradan” kadınlarda ve erkeklerde tanık olduğumuz pekçok toplumsal zincirin aslında bu dava içinde yer alanlar tarafından da şu ya da bu şekliyle taşındığını görürüz. Asıl zor olanın da en kaba biçimlerinin aşıldığı noktada bu ince biçimlerle karşı karşıya kalmak olduğunu anlarız.

Erkek bir proleterin eşini dövmesi görünür bir şeydir, aşılması oldukça zor olsa da tutum almak daha kolaydır; sorunun adını koymakta daha net olur kafanız. Ya da kadın bir proleterin sistemin kadına yüklemek istediği/yüklediği rolleri en görünür biçimiyle kuşanması da son derece görünürdür ve dönüşüm konusunda nereden başlamak gerektiği sorusuna yanıtı da daha kolay bulursunuz. Bütün zorluklarına rağmen olup biteni tarihsel toplumsal bağlantıları içinde yerli yerine oturtmuş olmanın özgüveniyle ilişkilenirsiniz.

Ama devrim ve sosyalizm davasının parçası olmuş bir kadın ya da erkeğin aşamadığı, kendisiyle birlikte getirdiği pekçok özelliğin çok kritik anlar dışında görünmezleştiği sayısız örnek vardır. Bu kritik anlar genelde mücadele yaşamında yorgun düşülen, zorlu kesitlerin sorumlulukları karşısında “acizleşilen” durumlardır. Devrimci ve komünist dönüşüm bütünsel bir bilinçsel sıçramayla kültürel-ruhsal bir dönüşüme ulaşmamışsa bu anlarda öncesinde görünmez olan pekçok zaaf ve zayıflık kişinin tüm benliğini fethetmişçesine öne çıkıverir. Bu noktaya bir anda gelinmemiştir aslında. Gelinmesi de tek başına kişinin sorunu değildir. Bu durum kolektifin ilişkilenmesinden tutalım tarihsel dönemsel koşullara, kısacası zamanın ruhuna kadar pekçok faktörle içiçe geçen diyalektik bir bütünlük oluşturuyordur.

Fakat böylesi dönemlerde en fazla öne çıkan konulardan birinin kadın-erkek ilişkilerindeki sakat yaklaşımlar olması son derece manidardır. Manidar olduğu kadar da inkar edilemez bir gerçeğin yeniden yeniden açığa çıkmasıdır: Bir komünistin sınandığı en önemli konulardan biri ulusal sorun karşısındaki tutumuysa, diğeri de kadın sorununda sistemden devraldığı lekeler, sakatlıklar konusunda ne kadar yol aldığıdır. Keza kadın-erkek ilişkilerine yaklaşımdaki sakatlıklar da esasında kadın sorunu konusunda nasıl bir dönüşüm yaşandığıyla birebir ilişkilidir.

Elbette ki bu da mücadeleyle-gelecekle nasıl bir ilişki kurulduğuyla bağlantılıdır. Çünkü bu ilişki bilinçsel-ruhsal düzeyde ne kadar güçlüyse, kişinin bu en hassas konudaki duruşu da o kadar net olur.

Komünistliğimizin-devrimciliğimizin sınandığı bu en hassas alanda sorun ya insanın iç bütünlüğünü, kendisine olan özsaygısını kaybetmesi dışında sonuçlar yaratmayacak bir ilkesizlikle yaşanan ilişkiler biçiminde kendisini yansıtır. Ki bu da daha çok, kaba bir cinsellik dışında bir “paylaşımın” olmadığı aşksız-sevgisiz birliktelikteliklerin yaşanması şeklinde karşımıza çıkar ve birey için giderek çürütücü bir etki yaratır.

Ya da aslında yine aynı şekilde aşksız-sevgisiz bir sığınma ilişkisi biçiminde tezahür eder. Sonrasıysa toplumsal rollerin içselleştirildiği evliliklerle, buna uygun ilişki biçimlerini içselleştirmelerle gelir. İnsanı hayrete düşürecek denli başdöndürücü bir çözülmedir bu. Temelinde devrim ve komünizm davasıyla kurulan ilişkinin sığlığı, yüzeyselliği, en nihayetinde bir yaşam tarzı-felsefesi olarak içselleşmemesi vardır.

Aynı zamanda insanın dünyayla insanca bir ilişki kurduğu komünist dünyada aşk da sevgi de buna uygun olarak sadece birbirleriyle değiştirilebilir. Bugünün dünyasında yaşarken o dünyayı solumayı, temsil etmeyi ideal haline getiren devrimci ve komünistler açısıdan da bu böyledir: Aşk aşkla, sevgi sevgiyle değiştirilebilir ancak… İşin içine başka kaygılar, başka ihtiyaçlar, başka duygular girmişse, bunların alınıp-verilmesine dönmüşse orada durmak gerekir! Çünkü yaşanan bir çeşit metalaşmadır.

Nitekim bu tür değiş-tokuş ilişkilerinin sonu da genel olarak hüsranıdr. O kadar ki, kimi zaman toplumsal rollerin (kapitalist-feodal) gözü kapalı bir şekilde içselleşmesi ve giderek gerçekten dünyadan kopmak, kendi küçücük dünyalarına hapsolamak gibi vahim sonuçlar yaşanır. Çünkü sadece komünist aşk ve sevgi insanı dünyanın bütünüyle ilişkilendirebilir. Kendi dar dünyasının, bencil “hücrelerinin” dışında kocaman bir dünya olduğu gerçeğiyle koparılmaz bir bağ içine sokabilir. Sevgi de aşka da bu dünya içinde çoğalıp, zenginleşir ve eskimez, taze kalır… [Sürecek]

[Alınteri'nin 2014 Ocak tarihli 13. sayısından alınmıştır]

RSS

Korku dağları bekler

Korku dağları bekler

Burjuvaziyi faşist devlet terörünü güçlendirip boyutlandırmaya zorlayan asıl etken ve dinamikler daha derinde...

 

Yedikule zindanlarından günümüze

Yedikule zindanlarından günümüze

Yasalar değişiyor, hapishane adları-harfler değişiyor, yeni hapishaneler yapılıyor ama zindan hep zindan. Devlet hep ceberrut

 

Kadının beyanı

Kadının beyanı

Siyaset ve erkek yargı “hak etmiş” kadınları duymadı bugüne kadar...

 

Taksim, yine...

Taksim, yine...

Bugünkü Taksim eylemi de kitle direngenliğiyle akıllara kazındı. Taksim'i, İstiklal'in tüm ara sokaklarını ablukaya almasına rağmen direnişi kıramadı!

 

Ukrayna ne anlatıyor?

Ukrayna ne anlatıyor?

Ukrayna, “uzakta” olup biten bir 'dış haber' gözüyle görülmemeli!..